Hasta Monitör…
Bir hasta monitörünün başında yaşananlar, yalnızca tıbbi bir süreci değil, çok daha fazlasını anlatır. Kasım 1978 İzmir
Ali evden çıkmaya hazırlanırken acele etmiyordu ama oyalanmıyordu da. Aynanın karşısında durdu. Etli parmaklarıyla saçlarını iki kez geriye doğru taradı. Düzeldi mi diye bakmadı; yeterli olduğuna karar verdi.
Düz saçları alnına düşmüş, su yeşili gözleri parlıyordu. Aynadaki yüz her sabahki yüzdü. Değişmesi için bir sebep yokmuş gibi duruyordu. Mutfaktan annesinin sesi geldi.
“Bu ay yıllık kirayı ödeyeceğiz. Aklım hep onda.”
“Yok anne, sen onu düşünme, o bende.” dedi Ali.
Hastaneden günlerdir beklediği patoloji sonucu çıkmak üzereydi. Bunu biliyordu. Bilmezden geliyordu. İnsanın kendi bedenine doktor olması zordu. Başkasının korkusuna soğukkanlılıkla bakabiliyor, kendi korkusuna bakamıyordu.
Aynı saatlerde hastanede, doktor odasında üç kişi kendi aralarında konuşuyordu.
“Sonuç kesinleşmiş.”
“Emin misin?”
“Patoloji doğruladı.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ali’ye kim söyleyecek?”
Kimse cevap vermedi.
“Nasıl söyleyeceğiz?”
“Bilmiyorum.”
“Bugün öğrenmemesi daha iyi.”
Sessizlik uzadı.
Ali anahtarlarını cebine koydu. Ceketini giyerken aynada kendine son bir kez baktı. Yüzünde gerginlik yoktu. Varsa da göstermiyordu.
Evden çıktı.
Aynı dakikalarda, şehrin en uzak mahallelerinden birinde…
“Anne…”
Kadın pardösüsünü giymiş, çantasını kontrol ediyordu. Sesi duyunca arkasını döndü. Sekiz yaşındaki Orkun salonun ortasında iki büklüm duruyor, bir eli kasığında kıvranıyordu.
“Ne oldu Orkun?” diye sordu annesi.
Çocuk birkaç adım atmaya çalıştı ama yüzü giderek sarardı. Sonunda fenalaştı ve kusmaya başladı.
Kadın hemen yanına koştu, dizlerinin üzerine çöktü.
“Anne…” Ah!
Çocuğun sesi salonun içinde kırıldı.
Kadın oğlunun karnını açtı, pijamasını indirdi, gösterdiği yere baktı. Sağ kasığında belirgin bir şişlik vardı. Bir an durdu.
Komşunun aylar önce söylediği söz aklına geldi:
“Bak, bu çok tehlikeli. Bir gün bu fıtık sıkışırsa çocuğundan olursun.”
Kadının eli titreyerek telefona uzandı.
“Tahsin abi,” dedi ağlamaklı bir sesle. “Orkun fenalaştı. Kurbanın olayım, çabuk bir taksi gönder.”
Evdeki diğer kardeşler de ağlamaya başladı. Kadın bir yandan Orkun’u giydirmeye, bir yandan onu sakinleştirmeye çalıştı.
Bir süre sonra Orkun, taksinin arka koltuğunda annesinin kucağına yaslanmıştı. Yol boyunca ara ara sessiz çığlık atıyor, sonra sesi kesiliyordu. Kadın, oğlunun alnında biriken teri siliyor, aynı cümleyi durmadan tekrarlıyordu.
“Dayan kuzum. Az kaldı.”
Ali’nin aklı halâ tahlil sonucundaydı. Arabanın kapısını açtı.
Motor çalıştı. Camı yarıya kadar indirdi.
Farkında bile olmadan ıslık çalmaya başladı. Kendi tutturduğu melodinin yine de bir ritmi vardı.
Araba ağır ağır caddeye çıktı.
Şehir her zamanki gibiydi.
O da öyleymiş gibi davranıyordu.
Hastaneye az kala ıslık kesildi. Ali bunu fark etmedi bile. Arabayı hastanenin önüne park etti. Yeni bir gün; hareketlilik, kalp kırıklıkları ve yaşam mücadelesi onu kapıda bekliyordu.
Doktorlar girip çıkıyor, hasta yakınları telaşla dolaşıyor, kimi ağlıyor, birileri koşturuyordu. Ambulans sireni uzaktan duyuluyordu. Hastane girişi yayalar, araçlar, insan kalabalığıyla doluydu.
O sırada bir taksi hızla hastane girişine yöneldi.
Ali kenara çekilmek isterken taksinin aynası dirseğine çarptı.
Keskin bir acıyla dirseğini tuttu.
Acıyan koluna rağmen gözlerini taksiden ayırmadı. Taksinin birkaç metre ileride durduğunu gördü.
Arka koltuktaki kadının telaşı her şeyi anlatıyordu.
“Yine kimin hayatı tehlikede…” diye mırındandı.
Taksici Tahsin arka kapıyı açtı, kadının kollarında hareketsiz yatan çocuğu dikkatle kucağına aldı.
Kadın da telaşla araçtan çıktı, hemen yanına koştu.
“Anne…” dedi Orkun, kısık bir sesle.
Çocuğun başı geriye düşüyordu.
Ali’nin yüzündeki durgunluk bir anda silindi. Adımlarını hızlandırdı. Kalabalığın arasından geçip çocuğa yaklaştı.
“Çekilin,” dedi. “Ben genel cerrahım.”
Kadın, doktorun kendisine yardım edeceğini anladı. Sanki beklediği cümle buydu.
“Doktor Bey, oğlumu kurtarın.”
“Ne oldu?”
“Fıtığı vardı. Birden şişti, kusmaya başladı. Rengi gitti.”
Ali diz çöktü, çocuğun yüzüne eğildi, göz bebeklerine baktı.
Parmakları önce çocuğun bileğindeki nabzı yokladı. Ardından boynundaki şah damarını.
Nabız çok zayıftı.
“Ne zamandır böyle?”
“Yarım saati geçti… Belki daha fazla… Ne olur, doktor bey, onu kurtarın.”
Ali girişteki görevliye baktı:
“Sedye getirin. Hemen ameliyathaneye haber verin.”
Görevli tereddütle:
“Hocam, kayıt açılmadan alamayız. Kimlik bilgisi lazım. Hasta yakını form imzalamadı.”
Bir an gergin bir sessizlik çöktü.
Ne Ali konuştu ne de görevli. İkisi de bir çıkış yolu arar gibi etraflarına baktı.
Ali ayağa kalktı.
Görevliye yaklaştı.
“Doktor Bey! Bu şekilde alamayız. Önce kayıt açılacak!” diye üsteledi görevli.
Ali bir an çocuğa baktı. Orkun’un göğsü neredeyse hiç hareket etmiyordu. Nefes alıp almadığı seçilemiyordu.
Ali sesini yükseltmedi. Ama sesi sertleşti.
“Önce çocuk yaşayacak.” dedi Ali.
Ali yürümeye devam etti.
Görevli hızla önüne geçip yolunu kesti.
Ali durdu. Gözlerini görevlinin gözlerine dikti.
Çevrede toplanan herkes nefesini tutmuş bu sessiz mücadeleyi izliyordu.
“Çekil.”
Görevli yerinden kıpırdamadı.
“Birazdan nefesi durabilir,” dedi.
Kalabalığın içinden biri öfkeyle bağırdı:
“Bak, bu çocuk burada kalırsa ölecek.”
Görevli başını çevirmeden konuştu.
“Beyefendi, herkes çocuğunu acil getiriyor.”
Ali görevlinin halinden onun emrini dinlemeyeceğini anlamış, oradan kurtulmaya çalıştı.
“Bırak beni!”
“Sorumluluğu ben alıyorum! Seni severim. Ama benim işim önce insanları iyileştirmek, öldürmek değil. Formu annesine imzalatın. Ameliyathaneyi arayın. Şimdi.”
Görevlinin kolunu kenara itti ve içeri yürüdü.
Görevli son bir kez yolunu kesmek ister gibi hamle yaptı; ama Ali’nin kararlılığı karşısında saygıyla geri çekilmekten başka çaresi kalmadı.
Ali, kucağında yatan çocukla hızla içeri, oradan koridora yöneldi. Acele ediyordu.
Orkun’un kulağına eğildi.
“Hadi evlat… Dayan. Anneciğin için dayan.”
“Bir çocuğu daha kaybetmeyeceğim,” dedi. Bu cümleyi kime söylediğini kendi de bilmiyordu.
O anda cebindeki telefon titredi. Ali telefonu cebinden çıkarıp ekrana göz ucuyla baktı. Hastanenin sabit hattı arıyordu. Telefonu cebine geri koydu. Adımlarını yavaşlatmadı.
Onlar bilmedikleri bir akıbete doğru ilerlerken, olabilecekler ise hayatın bir parçası gibi duruyordu.
Ameliyathane koridoruna girdiğinde ameliyathanenin kapısı açıktı. Ekip onu kapıda bekliyor, hasta monitörü bağlanmamış, içeride ise son hazırlıklar sürüyordu.
Çocuğu masaya aldılar. Monitör bağlandı. Yeşil çizgi, o anın sessiz şahidi gibi titreyerek ilerlemeye başladı.
“Damar yolu?”
“Hazır. Ama basınç zayıf,” dedi hemşire.
Göz göze geldiler.
Ali elini uzattı.
“Bistüri.”
Ali ekrana baktı. Hata monitöründeki yeşil çizgiler arasında o kadar büyük bir fark vardı ki, ince kıvrımlar şaşırtıyordu.
Ali’nin göğsü bir an sıkıştı.
Telefonu yeniden çaldı. Bu kez ses daha uzun, daha ısrarlıydı.
Parmakları bir anlığına gerildi.
Yeniden monitöre baktı.
Hasta monitöründe ince çizginin hareketi sürekli değişiyordu, monitör düzensiz aralıklarla ses veriyordu.
Bip.
Bip.
Sonra aralık uzadı. Bir sonraki bip gelene kadar geçen birkaç saniye, Ali’nin içinde sessiz bir deprem gibi büyüdü. Gözleri yeşil çizgiye öyle kilitlenmişti ki, adeta ameliyathanedeki bütün sesler silikleşmişti. Ali, ilk kez monitörde izlediği ritmin kendi kalbiyle aynı ritimde attığını hissetti. Bir an, hangisinin çocuğa, hangisinin kendisine ait olduğunu ayırt edemedi.
Tam o anda yeniden yükselen tek bir bip sesi, Ali’nin zihninde ambulans sirenine dönüştü.
Bir anda her şey silindi.
O tek bir bip sesi, Ali’yi yıllar öncesine çekti.
Sekiz yıl önceydi. Geceydi. Yağmur yağıyordu. Far ışıkları ıslak asfaltın üzerinde parlıyordu.
Sedyede abisi vardı. Kolu aşağı sarkıyordu. Birkaç metre ötede babası yerde yatıyordu. İnsanlar koşuyor, birileri Ali’yi tutmaya çalışıyordu.
Bip.
Bip.
Sonra uzun bir çizgi.
O gece önce abisinin, sonra babasının sesi kesilmişti. Ali o günden beri monitör sesini yalnızca bir cihaz sesi olarak duyamıyordu.
“Doktorum!”
Ali tepki vermedi.
“Ritim kayboluyor, doktorum!” diye bu kez daha yüksek sesle bağırdı hemşire.
Ali “doktorum” lafını ilk kez duyuyormuş gibi hemşireye baktı. O an, zihnindeki görüntüler dağıldı. Yeniden ameliyathanedeydi.
Yıllar önce babasının söylediği söz zihninde yankılandı:
“İnsan paniklediği yerde kaybeder.”
Ali çenesini sıktı.
“İyiyim” dedi.
“İlacı ver.”
Hemşire ilacı uzattı.
“Ventilasyona devam. Basıncı izleyin.”
Bir an herkes sustu. Sadece hasta monitörünün sesi vardı.
Bip.
Kısa bir aralık.
Bip.
Hata monitöründe çizgiler küçük bir kıvrım yaptı.
“Basınç toparlıyor,” dedi hemşire.
Ali hasta monitöründen gözünü ayırmadı.
Bip.
Bip.
Bip.
“Ritim dönüyor.”
Hemşire derin bir nefes verdi.
“Stabil.”
Hasta monitöründe ekrandaki çizgi artık düzenli ilerliyordu. Aklından geçen düşünceye kendisi bile hayret etti: Çizgiler yalnızca çocuğun kalbini değil, sanki kendi kalbini de ölçüyordu.
Ameliyat uzun sürdü. Dakikalar boyunca odada yalnızca kesik komutlar, metal sesleri ve monitörün ritmi vardı.
Ali’nin eli titrememişti. Kendi bedeninden gelen korkuyu, çocuğun bedeninden gelen aciliyetin gerisinde bırakmıştı.
Bir süre sonra hemşire son bandı yapıştırdı. Çocuğun çıkarılan kıyafetlerini toplarken cebinden küçük bir kâğıt buldu.
Hemşire kâğıda baktı.
Kurşun kalemle yazılmış satırlarda, D harfi ters yazılmış, b harfine benziyordu.
“Yarın Yerli Malı Haftası. 10 lira getirilecek. Yiyecek getirilecek. Dans edilecek.”
Hemşire kâğıdı Ali’ye uzattı.
Ali kâğıdı sessizce okudu. Sonra gözlerini yeniden monitöre çevirdi.
“Yarım saat daha geç kalsaydı,” dedi. “Çocuğu kaybederdik.”
Bip.
Bip.
Bip.
Ameliyathaneden çıktığında telefonu yine çaldı. Ali bu kez açtı.
“Ali Bey, patoloji sonuçlarınız çıktı. Doktor Hakan Bey sizinle görüşmek istiyor.”
Ali sustu.
Koridordan bir sedye geçti. Bir kadın ağlıyor, bir adam dua ediyordu. Hastane, her zamanki gibi, birilerinin hayatının en uzun gününü yaşıyordu.
“Bugün müsait misiniz?” diye sordu telefondaki ses.
Ali bir süre cevap vermedi. Sonra:
“Evet,” dedi. Telefonu kapattı.
Başhekim odasında onu bekliyordu. Ali içeri girdiğinde başhekim ayağa kalkmadı. Önündeki dosyayı kapattı.
“Ali Bey, siz ne yaptınız Allah aşkına?”
Ali cevap vermedi.
“Hasta kaydı açılmadan, onaylar tamamlanmadan, ödeme güvencesi netleşmeden ameliyathaneye hasta almışsınız, bunun disiplin kuruluna gideceğini biliyorsunuz.”
Ali başını salladı.
“Biliyorum.”
“İşinizden olabilirsiniz. Yarın bu olay toplantıda görüşülecek. Ben sizin için elimden geleni yapacağım ama sonuç sizin lehinize gelişmeyebilir.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Ali’nin kulağında hâlâ monitörün sesi vardı.
Bip.
Bip.
Bip.
Başhekim Ali’ye dikti.
Ali’nin yüzünde ne pişmanlık vardı ne de korku.
“Sen buraya istifa etmeye mi geldin?”
“Çocuk yaşıyor.” dedi Ali.
Başhekim sustu.
Ali odadan çıktı. Koridorda yürürken ameliyathanedeki ses hâlâ kulaklarındaydı.
Bip.
Bip.
Bip.
Bu kez hasta monitöründeki sesin, hangisinin kendi kalbi olduğunu ayırt etmeye çalışmadı.
Yürümeye devam etti.
Hasta Monitör / Şafak SOL
Şafak SOL Kimdir?
Şafak SOL, mesleğinin ilk yıllarından günümüze yaklaşık otuz yılı aşkın yaşamı boyunca çalışmalarını yalnızca mesleki ve ticari faaliyetlerle sınırlamamış; eylem, düşünce ve değerlendirmeleriyle özellikle Türkiye’nin geleceğine ilişkin sağlık, turizm ve tarım kooperatifleri sektörlerini ayrıntılı bir şekilde gözler önüne sermeyi seçmiş, siyasal, kurumsal ve toplumsal çağdaş çözümleriyle katkı sunmayı seçmiş, kişisel, özel ve resmî yazışmalara imza atmıştır.
Şafak SOL 